23 Kasım 2014 Pazar

İlk yazım olduğu için, bu ilk paragrafa "Büyük Engizisyoncu"dan aykırı yazacağım sanıyorum.Neden bu blogu kurdum? Buna neden ihtiyaç duydum? Çağımızda amaç ne kadar çok sorgulanıyor değil mi? Okuduklarımın büyük bölümünü realist yazarlar oluşturduğu için, kafama koyduğum gözler direkt olarak beni amacıma sorgulamaya itiyor. Her hareketimde, her halimde bu muhakemeyi yapmaya itiyor beni. Vakit geçiyor efendim. Kafa bu, meşgul olacak çok şey buluyor kendine ve kendinde.  Ben demiyorum ki, cakaya benim ihtiyacım yok. Ben demiyorum ki ben ilgiye müstağniyim. (Bunu ağlak nihilistlere söylemek zorundayım sanırım.) Ben bunları yazıyorum çünkü gerçekten konuşmaya ihtiyacım var. Yakınmaya, "sızlanmaya" gerçekten ihtiyacım var. Bunları kimse okuyacak mı bilmiyorum ama beni birileri dinlemek zorunda, özür dilerim. 

İlk yazıma hiç tereddüt etmeden, ne yazacağımı da bilmeden büyük engizisyoncu ismini koydum. Belirtmek gerekirse, ben büyük engizisyoncu ile tanışalı 6 aydan fazla olmadı. Ama ne olduğunu, tam olarak bulamıyorum. Ben histerik miyim bilmiyorum, bu da beni çok rahatsız ediyor. Bu rahatsız etmeden çıkarabiliriz ki -yani belki, belki olmazsa olmaz- ben bir histeriğim. Belirsizliğe dayanamıyorum. İğrenç bir kişiliğim var. Kendimden tiksiniyorum, ben bir Smerdyakov'um. Evet bu hakaretleri ciddiye alabilirsiniz, çünkü ben çoğu zaman alıyorum. Ama almasanız iyi olur, üzülürüm.

Ben uzun süredir, neredeyse yalnızca Dostoyevski okuyorum. Acaba beni şekillendiren Dostoyevski midir? Sıralama olarak da tesadüfi olacak sanırım, genelde Dostoyevski'nin kitaplarını kronolojik olarak okudum. Bu da; çocukluktan çıkmışken, herkes gibi bir şeyleri sorgulamaya başlamışken, Dostoyevski'nin beni şekillendirmesi olağan mı? (Bakın bir de perspektivist yaklaşıyorum, Doğru yanlış yoktur çıkarımı saklıyorum. Kendimden çok utandım. Bu görüşü hiç sevmem) 

Çok bahsettim kendimden, yapısalcıları da sevmem. (Ben niye kimseyi sevmiyorum ya?) Ama şimdi de kendime narsist diyeceğim. Neyse, uzatmayacağım. "Büyük Engizisyoncu"nun İsa'yı çarmıha germesi, insanları özgürlük denen yükten kurtarmak, özgürlük fazileti öldürür mü vs. Bunlar beni bir kaosa sürüklüyor. Çözemiyorum efendim. Evet, fazilet olmadan düzen olmaz. Bunu söyleyebiliyorum, insan kaba sokulmadığında iğrençtir de diyorum. (hayır mizantropist de değilim, mizantropistlerden tiksiniyorum. Bakın nefret edenlerden nefret ettim şimdi de, ben nefret dolu muyum?) Ama özgürlük fazileti öldürür derken içimde bir kafa, olmaz öyle şey diyor. Ben tanrıya inanıyor muyum bilmiyorum, ama tanrıyı seviyorum. Yani sevmiyor da olabilirim. Sonuç olarak, bilmiyorum.

Büyük Engizisyoncu ve nefret; Dostoyevski ne büyük adamsın sen öyle. İvan Karamazov'un delirmesi, Smerdyakov'un intiharı. İnsanlardan nefret etmeyin. Nefret ederseniz ben sizden nefret ederim. Ben bir Smerdyakov'um unuttunuz mu? Sevgi dolu, sevgi pıtırcığı bir Smerdyakov. Arada bir intihar edesim geliyor, arada bir deliriyorum. Arada bir Alyoşka oluyorum, Şehvetli yanlarım da oluyor tabii. Dostoyevski bana ne yaptın böyle? Anlam veremiyorum. Ve bunlardan hiçbir sonuç çıkaramazsınız, ben de çıkaramıyorum. Ben bazen çok seviyorum biliyor musunuz? Bazen de nefret ediyorum. Hadi beni dinleyin. Birileri dinlesin. İvan gibi delireceksem de, Smerdyakov gibi intihar edeceksem de; birileri beni dinlesin. Ben buralarda olacağım. Sonra ne olur, bilmiyorum. Bu yazdığımı tekrar okumayacağım. Yıllar geçerse belki okurum. Hatalar olursa, özür dilerim.


Sonraki Kayıt
Bir önceki
Bu ilk yazı

0 yorum:

Yorum Gönder